Saadet Işıl Aksoy, aranıp da kolay bulunamayan 'hem güzel hem akıllı' kategorisinin en delici gözlü taze ismi...
Saadet Işıl Aksoy, kendisi kategorilerden bucak bucak kaçsa da, oyuncular âleminin favorisi olan 'hem güzel hem akıllı' kategorisinin nadide üyelerinden biri olmuş bile. Semih Kaplanoğlu'nun 'Yumurta' filminde Nejat İşler'le oynadığı Ayla rolünde tanıştık Saadet'le. Daha 24 yaşında Cannes'ın kırmızı halılarından rüya gibi geçti, oradan da bir Hollywood filmindeki minik rolü için rüyalarının şehri New York'a uçtu. Dönüşte 'Senden Başka'nın Elif'i olarak buluverdi kendisini. O zaten hep karakterlerde kendisini buluyor, kendisinde binbir yeni karakteri...
Boğaziçi İngiliz Dili'nde öğrenciydiniz. Bunca koşturmacada okul ne oldu?
Geçen sene haziranda mezun oldum. Çok güzel bir his, okurken insana hiç bitmeyecek gibi geliyor çünkü. Çok büyük hevesle girdiğim bir okul ve bölümdü. Yarım bırakmak kendime ve çabalarıma haksızlık olacaktı. Bitirdim ve acayip rahatladım. 'Evet, şimdi her şeyi yapabilirim' diyorum. Lisedeyken, üniversite ve bölüm tercihleri pek bilinçli olmuyor. Ben de edebiyatı, tarihi seviyorum, yabancı dil öğrenmek hoşuma gidiyor, İngiliz Dili ve Edebiyatı olsun, Boğaziçi de güzel okul, diyerek seçtim. Yazmayı seviyordum. Hâlâ da yazıyorum ama ne kadar edebidir, tartışılır. Girerken yabancı dille ya da yazıyla ilgili bir iş yaparım diye düşünüyordum; editörlük, yayınevinde çalışmak gibi.
Oyunculukla nasıl tanıştınız?
Sinemaya hep ilgim vardı, üniversite zamanı daha da arttı. Deli gibi film izlemeye başladım, okulda film dersleri aldım, arkadaşlarımla sinema muhabbetleri yapardık sürekli. Bir şekilde, bir yerinden bu işe girmeyi hep istiyordum, workshop'ları araştırıyordum. Pera Güzel Sanatlar'da Kamera Önü Oyunculuk workshop'u buldum. Çok keyifliydi, hem oyunculuk öğreniyorduk hem de gayet rahat ve yeniliklere açık bir ortamdı. Filmleri defalarca izleyip analiz ediyorduk. Sonra yaz okulunda bir tiyatro dersi aldım. Okul zamanında küçük dizi ve reklamlarda oynadım. Okul bitince de 'Yumurta' oldu, sonra New York'a gittim. Zaten bu işleri düşünmeye başladığımdan beri hep bir New York hayalim ve tutkum vardı. İnternetten kurslara, ev kiralarına bakardım. Yani gitmeden önce aslında orayı karış karış biliyordum, o yüzden gidince hiç zorluk çekmedim. Üç ay kaldım, oyunculuk workshop'larına katıldım, dersler aldım. Çok faydası oldu; zamanım ve maddi imkânım oldukça ara ara gidip devam etmek istiyorum.
2005'te bir kısa filmde rol almışsınız; 'Zincirleme Film Tamlaması'. Film sinemanın tükenişine dair bir çıkarımda bulunuyor, bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Yönetmeni Gökçe Pehlivanoğlu bana projeyi ilk anlattığında karmaşık gelmişti. Ama sonra filmi çok sevdim. Görüntüleri, her şeyiyle bambaşka bir boyut gibi geldi. Filmde sinemanın ölümü, anlatmaya çalışıp anlatamadıklarıyla ilgili bazı sözler var, beni çok vurmuştu onlar. Filmlerde beni rahatsız eden şey, anlatmaya çalışma çabası oluyor. 'Anlayın, ben bunu anlatıyorum'dan ziyade 'Alın, ben bunu yaptım, siz neresinden ne çıkarırsanız o sizindir' mantığıyla sunulan filmlerden daha çok keyif alıyorum. Sanatın her dalında böyledir, ortaya bir şey konur ve herkes ondan kendine göre bir şey çıkarır, bittikten sonra yaratanın elinden çıkar o. Bu yüzden anlatmaya çalışma çabasını anlamsız buluyorum.
Kısa film oyunculuğu nasıl bir tecrübeydi?
Hâlâ zaman zaman arkadaşlarımın kısa filmlerinde oynuyorum. Çok seviyorum çünkü hem arkadaşlarım olduğu için çok keyifli geçiyor hem de oyunculuk dışında teknik açıdan da birçok şey öğreniyorum. Kısa filmlerde herkes her işi yapıyor. Hem oyuncu hem de sette çalışan biri oluyorum orada, o açıdan çok öğretici.
O filmde 'Artık aşk yok çünkü herkes kendine âşık' gibi bir cümle vardı. Sizce de öyle mi?
Ben aslında hayatta hiç genelleme yapamıyorum, hiçbir konuda. Kategorizasyondan, kesin yargılardan kaçıyorum. Aşk şöyledir, kadınlar böyledir, erkekler şudur değil, biz bunu söylediğimiz için böyle oluyor. Evet kendimize âşığız, ama bu âşık olmamızı engelleyen bir şey olmak zorunda değil. Belki de kendimize âşık olursak başkalarına daha çok âşık olabiliriz.
'Yumurta'da yönetmenle nasıl bir ilişkiniz vardı?
Semih Kaplanoğlu oyuncuyla beraber çalışan ve karakteri biraz bu şekilde oluşturan bir yönetmen. Onun kafasındaki karaktere uyabileceğimi, birçok açılardan benzettiğini söyledi ve beni tanıyarak, bazı şeyleri benim üzerime oturtarak devam etti senaryoya. Hem benden ona bir şeyler gitti, hem onun kafasındaki karakterden bana bir şeyler geldi, böyle bir alışveriş oldu.
Ayla karakterine en başından bir yakınlığınız oldu o zaman?
Ayla'nın çok kendi içinde yaşadığı, hiç ortaya koymadığı bir dünyası var. Ben de çok soğuk olmayan, kolayca diyaloğa girebilen bir insanım ama içimdeki bir yanı da hep saklarım. Bu açıdan Ayla'yla örtüşüyoruz. Ben gerekmedikçe konuşmam, o an bir şey söylemem gerekiyorsa söylerim. Ayla da böyle, hatta çok az konuşan bir kız. Çekingenliği var, benim de yavaş yavaş üstümden atıyor olsam da, geçmişten ve karakterimden getirdiğim bir çekingenlik durumum var. Bu yönlerimin üzerine çok gittim film süresince, onlarla yüzleştim.
'Yumurta' filmi ekibiyle Cannes'a gittiniz, nasıldı orda olmak?
Cannes acayip bir deneyimdi. Hiç benim dünyama ait değildi. Sanki birisi beni aldı, oraya koydu, 'Sen biraz burada oyna' dedi, sonra da 'Hadi yeter, bu kadar' deyip geri aldı gibi geliyor. Çok güzeldi ve çok sürprizdi. Film çekilirken, orada çalışırken insanın aklına böyle bir şey gelmiyor, gelse de 'Daha neler!' deyip geçiliyor. Cannes'a gideceğimizi haber verdiklerinde New York'taydım. Şaka gibi geldi, bir gün boyunca adrenalinim tavanda gezdim. Oradayken de tam tersine fazlasıyla sakindim, sanki yıllardır festival festival dolaşıyormuşum gibi. İnsan bazı şeyleri çok uç noktada yaşayınca, heyecanı, aşkı, mutluluğu, kendini sınırlamak istiyor, öyle bir savunma mekanizması devreye giriyor. O kadar heyecanlandım ki, artık daha fazla heyecanlanamadım yani.
New York'a ikinci yolculuğun nedeni olan filmden bahsedelim biraz da...
Alejandro Chomsky'nin bir filmi. Bir kızın küçük yaşta evden kaçıp uyuşturucuya bulaşmasını anlatıyor. Meltem Cumbul'un önceki sahnede daha büyük bir rolü var, Tuba Ünsal'la benim çok küçük rollerimiz. Ben ve Tuba uyuşturucu çetesi elemanlarıyız, kızdan uyuşturucu almaya gittiğimiz bir sahnede varız. Gitmek istedim, orada nasıl film çekiliyor, seti görmek istedim çok.
Sinemayla edebiyat nasıl birleşiyor kafanızda?
Aslında ikisi o kadar paralel ki. Hani hep kitapların filmleri yapılır ve 'Hayır ya, kitabı daha güzeldi' denir ya... Hepimiz bir şey okuyoruz ve hayal kuruyoruz. Sonra birisi alıp onu kendi hayal ettiği gibi çekiyor. O zaman da 'Ama ben başka hayal etmiştim' gibi bir tepki doğuyor. Öyle baktığımda, edebiyatta sonsuz bir özgürlük var, karakterler, kurgu, her şey. Sinemada birazcık daha başkasının hayal ettiğini alıyorsunuz. Sinemadaki hayali alıp siz onunla ortak bir hayal kurmaya çalışıyorsunuz filan. Ben sinemayla daha yakından ilgilenmeye başladığımda, edebiyattan gelen bir alışkanlığım vardı; film okumalarını çok ayrıntılı, ıncığına cıncığına kadar yapıyordum. İnsan bunu biraz hayatına da uyguluyor sonra. Biz bölümden arkadaşlarla buna çok güleriz. Bir olay oluyor, her zaman 'Aslında altında şu yatıyor' diye derin yorumlar yaparız, sonra bir an durup 'Yok canım, bu kadar karışık değil her şey' deriz. Bu alışkanlığı sinemada karakterler ve olay örgüleri üzerine de uyarlayabiliyorum, acayip yorumlar çıkarabiliyorum.
Edebiyattan edindiklerinizi ileride sinemanın farklı bir alanında kullanmayı düşünüyor musunuz?
Yazmayı çok seviyorum. İsterim ki ilerde bir senaryo yazabileyim. Tabii onun bambaşka teknikleri, ayrıntıları var. Bir hikâye yaratıp onun üzerinden deneyimli insanlarla çalışarak bir senaryo çıkarmayı çok isterim. Yazmak beni en rahatlatan, kendimi en çok ifade edebildiğim, kimse okumasa bile sanki herkese ulaşmış gibi hissedebildiğim bir şey.
'Senden Başka' bu ay yayına başlayacakmış, öyle duyduk...
Ben Elif'i canlandırıyorum. Fakir bir kız, çok akıllı, çok başarılı, hukuk bölümünde okuyor. Maddi durumu kötü ama Amerika'dan burs kazanıyor. Çok küçük bir dünyası, büyük hayalleri var. Bu sırada büyük tesadüflerle birine âşık oluyor ve hayatında maceralı bir dönem başlıyor.
Kendinizi özdeşleştirdiğiniz bir roman, bir de film kahramanı sorsam?
'Sil Baştan' filminde Kate Winslet'ın canlandırdığı Clementine karakteri, bire bir uymasa da benim içimde olan ama pek gösteremediğim birçok yönü taşıyordu. Kitaplardan da, Anais Nin'in kendisini anlattığı romanlarından biri, 'Aşk Evinde Casus'ta çok 'kadın' bir karakteri var. Hayatına birileri giriyor çıkıyor sürekli, bir sürü erkek ve hepsinden bir şeyler alıyor. O bakış açısını kendi bakışıma çok benzetmiştim. Erkekler değil de, genel olarak insanları inceleyişi ve onlar üzerinden belli sonuçlara varışı. Madam Bovary karakterini de çok severim, onun da çok kadınsı ve gerçek hisleri vardır.
Kendinizi kadınsı mı, çocuksu mu görüyorsunuz daha çok?
İkisi de, ayıramam. Normalde çok çocuksu davranabiliyorum, etrafta, sosyal çevremde. İşte ve arkadaşlarlayken 'evin küçük kızı' modunda oluyorum bazen. Ama aslında içinde yaşadığım, yakın çevremin dışındakilerin çok da fazla bilmediği, kendime ait bir 'kadınsı' dünyam da var.
Oyunculuk böyle kıyıda köşede, gölgede kalanları açığa çıkarıyor mu yavaş yavaş?
Evet, bu zaten oyunculuğun en sevdiğim yönlerinden biri. İçinizdekileri ortaya çıkarıyorsunuz, ama 'İçimde şu var, hadi ortaya çıkarayım' gibi değil. Bir şey çıktıkça başka bir şeye ulaşıyorsunuz, ona ulaşınca yeni bir şey çıkıyor. Tamamen kendini keşfetmek. Hayatımızı kendimizi keşfetmek üzerine kurarız ya, kendimizle ilgili yeni bir şeyler öğreniriz hep. İnsanın işinin bir parçasının bu olması çok güzel.
Müzikle aranız nasıl?
Bir enstrüman çalmıyorum, yalnız küçükken piyano dersleri almıştım, küçük kızlar alır ya. Ama müzik her anımda var, hatta bazen derim ki, keşke yaşarken, filmlerdeki gibi hayatımızın zaman zaman fon müzikleri olsa... Bir film vardı, Kate Winslet'la Cameron Diaz oynuyor. Diaz'ın mesleği filmlere fragman yapmak ve yaşadığı her olayda hayatını fragman gibi görüyor. Ben de bazen bir an yaşıyorum ve o anla ilgili aklıma bir müzik geliyor, 'Şu an arkada bu çalsa güzel olurdu' diyorum. Çok dinlediğim belirli isimler var, mesela Dream Theater'ı çok severim ama konserine gidemedim maalesef. Elisa var, İtalyan şarkıcı, onu çok seviyorum. Tori Amos'u da öyle. Çok şiirsel ya onun şarkıları, yazış sürecini çok merak ediyordum. Müzik yaşamını anlatan bir kitap aldım geçenlerde, okumak için sabırsızlanıyorum.
Her kitabıyla içinize dokunan, her yazdığını şüphe etmeden alacağınız bir yazar var mı?
Toni Morrison öyledir. Ağlama noktasına geliyorum kitaplarını okurken. Okudukça okudukça farklı şeyler çıkarıyorum. Anais Nin de öyle biri benim için. Erotik romanlar yazdığı söylenir, çok radikalmiş dönemine göre, ama bugün çok aşırı gelmiyor insana.
Radikal
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder